CÜVEYRİYE BİNTİ HARİS (R.A.) KİMDİR?


MeVa

"Onlar Adamdı"
Kategori Moderatörü
esaretten_saadete2-702x336.jpg


Hazreti Cüveyriye binti Hâris radıyallahu anhâ, esâretten sonra saâdeti, mutluluğu ve hakîkî hürriyeti yakalayan genç bir annemiz… Esâretten kurtulma akçesini bizzat kendisi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den isteyen ve sonra müslüman olup Efendimizin aileleri arasına katılan, mü’minlerin annesi olma şerefini elde eden bahtiyarlardan… Kendisini esâretten kurtarmak için Medine’ye gelen babası Hâris’e karşı; “Ben Rasûlullah’ı tercih ediyorum” diyen kahraman mücâhidelerden… İbadet ve zikre düşkün, çok namaz kılan, çok oruç tutan, âbîd, zâhid, hayırsever bir İslâm hanımefendisi… Mü’minlerin annesi…

O, Huzaa kabilesinin Beni Mustalik kolunun reisi Hâris ibni Ebî Dırar’ın kızıdır. Asıl adı Berre idi. İlk evliliği amcasının oğlu Müsâfi ibni Safvan ile oldu. Hicretin beşinci yılında Beni Mustalik Gazvesinde kocası öldü. Kendisi de esir düştü. İslâm’la şereflenişi ve Rasûlullah (s.a.) Efendimizin aile halkasına dahil oluşu şöyle oldu:

Medine’de kurulan İslâm devleti, gün geçtikçe büyüyordu. Müslümanların sayısı devamlı artıyordu. Müşrikler bu durumu bir türlü hazmedemiyorlar ve İslâm nurunu söndürebilmek için çareler arıyorlardı. Beni Mustalik kabilesi reisi Hâris ibni Ebî Dırarda kendi başına bir takım hazırlıklar yapıyordu. Sözü geçen yahudi kabilelerini etrafına toplayarak bir ordu teşekkül ettirip müslümanlara karşı savaşmayı plânlıyordu. Bu gayesini gerçekleştirmek için at ve silâh satın almağa başladı.

CİHADIN GAYESİ

İki Cihan Güneşi Efendimiz bu İslâm düşmanı reisin hazırlıklarını duyunca ashabıyla istişare etti. Hep birlikte Beni Mustalik kabilesi üzerine sefer düzenlenmesine karar verildi. Sevgili Peygamberimiz 700 kişilik bir ordu hazırlayıp yola çıktı. Bunlardan otuz kadarı sûvârî, atlı, geri kalanı ise piyâde idi. İslâm ordusu bu fitneyi yerinde, ocağında söndürebilmek için süratle hareket etti ve Mustalikoğulları toprağına girdi. Müreysî kuyusu başında karargâhını kurdu. Âniden müslümanları karşılarında bulan Mustalikoğulları ne yapacaklarını şaşırdılar. Hazırlıksız yakalandılar. İki Cihan Güneşi Efendimiz istese anî bir baskınla hepsini kılıçtan geçirebilirdi. Fakat o rahmet peygamberiydi. Onların hidâyete ermesi, kendisini daha çok sevindirirdi. Cihadın gayesi de insanları kurtuluşa davet etmekti. Kan dökmek değildi. Yahut kötülüklerine engel olmaktı. Ezmek değildi. Bu sebebten Fahr-i kâinat (s.a) Efendimiz, Hz. Ömer (r.a.)’dan onları İslâm’a davet etmesini istedi. Fakat onlar bu davete oklarıyla karşılık verdiler. Savaşı kendileri başlatmış oldular. Bunun üzerine müslümanlar nefsi müdafaa durumunda kaldı ve hücûma geçtiler. Kısa zamanda şiddetli bir çarpışmadan sonra zafer elde edildi. Birçok ganimet ele geçirildi. Beni Mustalik yahudilerinin çoğu esir alındı. Sadece reisleri Hâris İbni Dırar kaçmaya muvaffak oldu. Kızı Berre esirler arasında kaldı.

Berre bir kabile reisinin kızıydı. Şerefini nasıl kurtaracağını düşünüyordu. Bir müddet sonra esirler ganimet malı olarak bu gazveye katılan askerler arasında taksim edildi. Berre, Sabit İbni Kays İbni Şemmas’ın hissesine düştü. Onunla kitabet sözleşmesi yaptı. Hürriyetine kavuşmak için bir miktar para karşılığında mükâtebe yoluyla anlaştı. Bu parayı ödediğinde serbest bırakılacaktı. Fakat bunu ödeyebilecek durumda değildi. Çare olarak, Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizden yardım dilemek aklına geldi. Bir gün onun huzuruna çıktı ve:

“Ya Muhammed! Ben, Beni Mustalik reisi Hâris İbni Dırar’ın kızıyım. Bildiğin gibi, esir düştüm. Sâbit İbni Kays İbni Şemmas’ın esiriyim. Dokuz ukıyye altın karşılığında azâd olmak üzere onunla anlaştım. Ödemek zorunda bulunduğum bu fidye için senden yardım dilemeye geldim.” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz, İslâm düşmanı bu kabileyi İslâm’a ısındırmak için bir fırsat gözetliyordu. Bu talebi değerlendirdi ve Arapların geleneğinden faydalanarak onlarla akrabalık bağı kurmak istedi. Berre’ye:

“Senin için bundan daha hayırlı olanı yok mudur?”buyurdu. Berre: “O nedir ey Muhammed?” diye sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz gayet nâzikâne bir şekilde:

“Hürriyetin için istenilen parayı ödemem ve seninle evlenmem.” buyurdu.

ESARETTEN SAÂDETE

Bu teklif karşısında Berre bir an kendi dünyasına daldı. Savaştan üç gün önce gördüğü rüyasını hatırladı. Rüyasında Medine’den doğup yükselen ayın, kendi koynuna düştüğünü görmüştü. Hiç tereddüt etmeden teklifi kabul etti. Böylece esâretten kurtuldu. Ardından kelime-i şehadet getirerek İslâmla şereflendi.

Beni Mustalik resi Hâris İbni Dırar, kızının esir olarak müslümanların elinde kalmasına tahammül edemiyordu. Kızını fidye karşılığı kurtarmak üzere yanına bir kaç deve sürüsü alarak bir heyetle Medine’ye doğru yola çıktı. Akik Vâdisine geldiğinde iyi cins olan iki deveye kıyamadı. Onları sürüden ayırıp seçti ve iki dağ arasında bir kuytu yere bıraktı. Biraz sonra Medine’ye geldi ve İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna çıktı. Kibir ve gururla:

“Ya Muhammed! Kızımı esir etmiştiniz. Bu benim makam ve şerefime uygun düşmez. Onu serbest bırak” dedi. Rahmet Peygamberi Efendimiz ona tebessüm ederek:

“Onu dilediğini seçmekte serbest bırakmamızı uygun görür, güzel bulur musun?” buyurdu. Hâris buna çok sevindi ve: “Üzerine düşeni yapmış olursun” karşılığını verdi.

Hâris kızının kendisini tercih edeceğinden çok emindi. Onun yanına geldi ve şöyle tenbihte bulundu: “Bu zât seni dilediğini seçmekte serbest bıraktı. Sakın bizi rezil etme.” dedi. Bu şekilde öğüt verdi. Fakat bu nasihatlar boşuna idi. Zira iman nuru Berre’nin kalbine girmişti. Onun gönlünü, zihnini aydınlatmıştı. Nasıl davranacağını ve kimi tercih edeceğini iyi biliyordu. İmanın tadını ancak Allah ve Resülünü her şeyden fazla sevmekle alacaktı. Bu sebepten babası da olsa hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi İki Cihan Güneşi Efendimize tercih edemezdi. Sevgi bunu gerektirirdi. Seven sevdiğinden ayrılamazdı. Babasını mahcup etme pahasına da olsa: “Ben Rasûlullah’ı tercih ediyorum.” dedi.

Hâris İbni Dırar kızından bu şekilde bir tavır hiç beklemiyordu. Onun böyle davranmasına bir mânâ veremedi. Bu tutumuna çok içerledi. “Sen bizi rezil ettin” diyerek ona çıkıştı. Ama yine de gönlü onun serbest bırakılmasını arzu ediyordu. Mahcup bir edâ ile Fahr-î Kâinat (s.a.) Efendimize: “Şu develer kızımın hürriyeti karşılığında fidyedir. Onları alıp kızımı bana verin” diyerek ikinci bir teklifte bulundu.

Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz onun bu yeni teklifi üzerine: “Akîk Vâdisinde sakladığın iki deve nerede? Onları niçin getirmedin?” diye sordu.

Hâris ve yanındakiler hayretler içerisinde kaldılar. Çünkü kendilerinden başka hiç kimsenin bundan, haberi yoktu. Kendi kendilerine: “Vallahi bundan Allah’tan başka kimsenin haberi yoktu” diyerek şaşkınlıklarını gizleyemediler. Bunun bir mucize olduğuna inanan Hâris’in gönlünde iman nuru parladı ve büyük bir heyecanla: “Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed onun kulu ve elçisidir” dedi. Onun müslüman olduğunu gören iki oğlu ve beraberinde gelen yakınları hep birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendiler.

İslâm’ın nuruyla aydınlanan gönüller Beni Mustalik kabilesiyle müslümanlar arasındaki buzları eritti. Düşmanlıklar dostluğa çevrildi. Kardeşlikler hısımlığa yöneldi. Onlarla akraba olmayı arzu eden İki Cihan Güneşi Efendimiz Berre’yi bizzat kendisi babasından istedi. İslâm güneşi ile gönlü ışıyan Hâris İbni Dırar: “Babam anam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Onu sana veriyorum.” dedi. 400 dirhem mehir karşılığında nikâh akdi yapıldı. Böylece Berre hicretin beşinci yılında mü’minlerin annesi oldu.

CÜVEYRİYE NE DEMEK?

İki Cihan Güneşi Efendimiz onun ismini Cüveyriye olarak değiştirdi. Çünkü Berre “iyilik, hayır” manâlarına geliyordu. Sevgili Peygamberimiz: “Berre (iyilik, hayır) “Rasûlullah’ın yanından çıktı” denilmesinden hoşlanmıyordu. Ona “küçük kız” anlamına gelen Cüveyriye adını verdi. O, bu sırada yirmi yaşlarında bulunuyordu.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz bu evliliğiyle Beni Mustalik kabilesine hısım oldu ve onların dostluğunu kazandı. Düşmanlıklarına da böylece engel oldu. Efendimizin bu kabile ile akraba olduğunu duyan Ashâb-ı Kiram elindeki bütün esirleri serbest bıraktı. Rasûlullah’ın hısım olduğu kabile artık esir olamaz dediler.

Cüveyriye (r.anhâ) annemizin evliliği, babasının ve kardeşlerinin İslâm’la şereflenmelerine vesile olduğu gibi kabilesinden yüzlerce esirin de azâd olup müslüman olmasına sebeb olmuştur. Bu yönüyle Cüveyriye (r.anhâ)’yı takdir eden Aişe (r.anhâ) annemiz onun hakkında: “Ben Cüveyriye kadar kavmine hayrı dokunan kadın görmedim. Mustalıkoğullarından yüzlerce kişi onun sayesinde esirlikten kurtuldu” iltifatında bulunmuştur.

Cüveyriye (r.anhâ) annemiz vakûr ve metânetli bir hatundu. Uzun süre zikirle meşgul olurdu. Vaktinin çoğunu ibadet ve zikirle geçirmeyi severdi. Çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizle altı yıl kadar beraber yaşadı. Yedi adet hadis-i şerif rivayet etti. İki tanesi şudur:

Mü’minlerin annesi Cüveyriye Binti Hâris (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.) bir gün sabah namazından sonra, Cüveyriye annemiz namaz kıldığı yerde oturmakta iken erkenden evden çıktı. Kuşluk vakti tekrar eve döndü. Annemizin hâlâ yerinde oturmakta olduğunu görünce:

“Yanından ayrıldığımdan beri hep burada oturup zikirle mi meşgul oldun?” diye sordu. O da: “Evet Yâ Rasûlallah” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) annemize şu tavsiyede bulundu:

“Senin yanından ayrıldıktan sonra üç defa söylediğim şu dört cümle senin sabahtan beri söylediğin zikirlerle tartılacak olsa, sevap bakımından onlara eşit olur”buyurdu. Bu kelimeler şunlardır:

“Sübhânallâhi ve bi-hamdihi adede halkıhi, ve rızâ nefsihî ve zinete arşihi ve midâde kelimâtihî.”

Manası: “Yarattıkları sayısınca, kendisinin hoşnut olduğunca, arşının ağırlığınca ve bitip tükenmeyen kelimeleri adedince ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder O’na hamdederim.”

İBADETE VE ZİKRE DÜŞKÜNDÜ

İki Cihan Güneşi Efendimiz bu hadisiyle, ibadete ve zikre düşkün olan annemize bazı zikirlerin diğerlerinden daha değerli olduğunu ve insana daha çok sevap kazandırdığını öğretmiş oldu.

Yine bir Cuma günü idi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz Cüveyriye (r.anhâ) annemizin yanına geldi. O gün annemiz oruç tutmuştu. Efendimiz ona: “Yarın oruç tutacak mısın?” diye sordu. Annemiz: “Hayır” diye cevap verdi. Efendimiz tekrar: “Dün oruçlu muydun?” dedi. Annemiz: “Hayır Ya Rasûlallah!” diye cevap verdi. Bunun üzerine ona: “Öyle ise iftar et. Orucunu boz” buyurdular.

ÇOK HAYIRSEVERDİ

Cüveyriye (r.anhâ) annemiz çok hayırseverdi. Kendisi yemez fakirlere yedirirdi. Yoksulları kollardı. Bir gün İki Cihan Güneşi Efendimiz annemizin odasına geldi. “Yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Cüveyriye (r.anhâ) annemiz de: “Vallahi yanımda yiyecek bir şey yok. Biraz koyun kemiği vardı, onu da sadaka olarak verdim” diye cevap verdi.

İşte Efendimizin evi!.. İşte annelerimiz!.. Hepsi zühd ve takvâ üzere yaşadılar… Yemeyip yedirdiler… Yetimleri, fakirleri gözettiler… Ellerine geçeni dağıttılar…

Ne mutlu hayat!.. Ne güzel ahlâk!.. İnfak ve îsâr sahibi olmak… Kardeşini kendine tercih etmek… Zâhidâne ve âbidâne hayat yaşamak… Böylece ahirette hesabını kolaylaştırmak… Allah’ım! Bizleri de böylesi güzel ahlâkla mutlu yaşat… Amin…

Cüveyriye (r.anhâ) annemiz hicretin 56. senesinde 65 yaşında iken vefat etti. Cenâze namazını Medine Valisi Mervan İbni Hakem kıldırdı. Bakî kabristanlığına defnedildi. Cenâb-ı Hakk’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin…

Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 2000 – Mart, Sayı: 169, Sayfa: 036
 

Üst Alt